Gurur Duymak ve Paylaşmak

Müjdat Ataman

11 Mayıs 2017 tarihinde yayınlandı

Gurur Duymak ve Paylaşmak

Geçtiğimiz hafta Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Ulusal Hikaye Anlatıcılığı kongresi vardı. Yaklaşık kırka yakın eğitimci bir grupla, anlatıcılıkta dramatik gerilimin kullanımına yönelik bir atölye çalışması yaptım. Eğlenceli geçtiğini düşündüğüm bu atölyenin bitiminde her seminerde olduğu gibi; sorusu olanlar, teşekkür etmek isteyenler, iletişim kurmak isteyenler bekliyordu. Hoş beş sohbetin ardından, benimle aynı okulda çalışan bir öğretmenimizin de beni beklediğini farkettim. Gözleri nemli bir şekilde sıranın sonlarıydı. Duygulu haline anlam verememiştim, “Hayırdır, atölyede seni üzdüm mü?” diye sordum. Hayır diyerek sarıldı ve tebrik ettik. Sizi izlerken gurur duydum, duygulandım dedi. Sıcacık sarılış, gururun tebriği ve bu duygu paylaşımı o kadar iyi geldi ki anlatamam. Sevinçleri paylaşmaya hasret kaldığımızı biliyordum, bunu iyice hissetim.

Yıllar önce Amerika’da öğrencilere katıldığımız uluslararası bir organizasyonda benim yürütücülüğünü üstlendiğim takım yirmi üçüncü olmuş, yine Türkiye’den turnuvaya katılan bir takım da birinci olmuştu. En az onlar kadar biz de sevindiğimiz için turnuva sonrası özellikle takım çalıştırıcı öğretmenle gidip tanışmış ve tebrik etmiştim. Yıllar yıllar sonra bu öğretmen arkadaşımla eğitime dair bir söyleşide bir araya geldiğimizde bana dair ilk tümcesi bir zamanlar yapılan içten tebrikti.

Biz eğitimcilerde, yaptığımız işin doğası gereği empatik becerilerin gelişmiş olması önemlidir. Buna bağlı olarak eğitimcilerin olduğu platformalarda yapılan yorumların da geliştiren geri bildirimler olması beklenir. Oysa bizler daha çok olumsuzu görüp, olumsuz geri bildirimlerle besliyor ve besleniyoruz. Geliştirmesi, farklı açılımlar sunması beklenen geri bildirimler yerine alaşağı eden yorumlar yapılıyor olması bizleri sadece düşürüyor ve duygusal olarak yıpratıyor.

Acıyı paylaşmakta zorlanmıyor ama sevinci paylaşmak konusunda sıkıntı yaşıyoruz. Bireyselliğin bu kadar ön plana çıkarıldığı, bir başkasının üstüne basarak yükselmenin normal sayıldığı, diğerini kötülemenin kendini iyi yapacağına inanıldığı ahir zamanlardayız. Her şey bir anda olmadı aslında, bu topraklara atılan “benim memurum işini bilir” tohumları fırsatçılığın da kapısını araladı. 1980’lerin sonrasında üstün gördüğümüz değerlerimizi birer birer yitirdik. Kapitalizmin iliklerimize işlemesinin de uzun sürmesi beklenemezdi. Liseye gittiğim yıllarda, öğretmenlerden biri, sınıfta bir öğrenciye kızıp bağırıp, azarladığında bütün sınıf başımızı önümüze eğerdik. Azarlanan öğrenci kim olursa olsun hepimiz utanırdık. Kendi aramızda yaşadığımız problemlerde şikayet mekanizmasını devreye sokmaz, arkadaşlarımızı günün deyimiyle “ispitlemezdik”. Kendi kazanamadığımız sınavın kazananlarına heyecanla sarılır ve tebrik ederdik. Üzüntülerimiz kadar sevinçlerimizi de bölüşürdük. Metin-Ali-Feyyazların, Oğuz ve Aykutların karşı takımı tebrik ettiği günleri yaşayan çocuklardık.

Biz öğrenciyken de sosyal ve akademik olarak güçlü ve güçsüz öğrenciler vardı. Bu farklı gelişim düzeyleri aramızda dalga konusu olmaz ve yadırganmazdı. Bir okulun akademik olarak en başarılı öğrencisinin arkadaşı aynı okulun akademik olarak en güçsüz öğrencisi olabilirdi. Bizlerin içinde de kaybedenler çoktu ama kaybedenler asla “ezik” olarak tanımlanmazdı. Şimdi ise sınıflarda ne çok “vurun abalıya” yaratılırsa o kadar eğlenildiği düşünülüyor. İki liseli yanımdan geçerken birinin telefonda söylediği cümle içinde bulunduğumuz dönemin özetiydi; “Oğlum sen “coolsun” ne işin var “loser”larla…” Sınıfta arkadaşını zorda bırakmak, sıkıntı yaşayan arkadaşına gülmek dönemin gerçeği oldu. ‘Ezik’ sözcüğü gençler arasında en çok kullanılan yakıştırma. Biri bir şeyi başaramadığında anında diğerleri tarafından küçük görülmeye ve dalga geçilmeye başlanıyor. İyi oynamak değil ancak kazanmak alkışlanıyor.

Bireysel başarıların boy boy sergilendiği günümüzde yıldız olmak en büyük beklenti. Sosyal medyada yaratılan sanal kişilikler gerçek kişiliklerden daha ön plana geçmeye başladı. Sadece gençler arasında değil yetişkinler arasında da beğeni sayısı çılgınlığı başladı, insanlar birbirini, paylaşımını beğenmeyerek cezalandıracağını düşünüyor. Rekabetçi okul ortamlarında, öğrencilerin her daim yarıştırıldığı bu sistemdeki çıktıların acımasız olması da normal olacaktır. Bu yarışma ve yarıştırma kütürü eğitimciler arasında da yaygın, bu yüzden okullar yıldız öğretmenler yerine ilk ölçüt olarak arkadaşlarıyla uyum içinde çalışacak öğretmenler arıyor.

Her şeyi alkışlamaya değil ama olumluyu da görmeye çalışmalıyız. Bir okulda aynı sınıf seviyesinde çalışan öğretmenlerin birbirlerinin başarıları ile gurur duymaları ve birbirlerine vermekten çekinmeyecekleri olumlu geri bildirimler öğrencilere de örnek olacaktır. Biz ne zaman ki yaptığımız eğitim koşusunun birinci olmak için değil de öğrencilerin geleceğini güzelleştirmek için olduğunu farkederiz sanırım ancak o zaman birbirimize daha çok sarılırız. Didaktik olarak öğreten değil rehberlik eden öğretmenlerin davranışlarının öğrencilerde değişim yaratacağını biliyoruz. Başkalarının başarıları ile de gurur duymayı ve bu duyguyu paylaşmaktan çekinmemeyi öğrencilerine sergileyebilen öğretmenlerin öğrencileri de, bu davranış biçiminin ilk filizlerini verecektir. Sevinçlerde ortaklaşabilen öğrenciler belki de acımasız olma konusunda eksilebilirler.




Beni Takip Edin